Büyü
SIHIR VE HÜKMÜ
Sihrin Hakikati: Mutezileye göresihrin gerçek varlığı yoktur, aldatma ve göz boyamadan ibarettir. Bütünüyle Mutezile bu görüşte iken, Şafiilerden Ebu Ishâk el-Istrâbâdî de hakikatinin olmadığını, sihrin göz boyama aldatma ve illüzyon olduğunu söylerler.
Sihrin gerçek varlığının olmadığını söyleyenler delil olarak “Onların ipleri ve değnekleri sihirleri sebebiyle ona yürüyorlar gibi geliyordu” ve “Değneklerini atınca insanların gözlerini büyülediler” ayetlerini gösterirler. Bu ayetlerin işaretinden anlaşılan sihrin bir sanıdan ve göz boyamadan ibaret olduğudur.
Hatta Mutezilenin çoğu şeytanın ve cinnin varlığını da inkâr ederler. Ancak bu görüşler çok açık ayetler ve hatta sureler sebebiyle ehli sünnet alimleri tarafından reddedilmiştir. ed-Dımeşkî, Ebu Hanife’nin de sihrin hakikatini kabul etmediğini, bedene bir tesirinin olmadığını söylediğini, diğer üç imamın ise bunu kabul ettiğini söyler. Ibn Kudâme, Imam Şafiînin ashabından bazılarının da sihrin gerçek varlığının olmadığı kanaatinde olduklarını kaydeder.
Ehl-i Sünet alimleri sihrin hakikatini kabul ederler ve buna delil olarak da şunları gösterirler: a. el-Bakara 102. ayeti vaki bir sihirden bahsediyor, onun insanların arasını ayıran bir olay olduğunu, insanların bunu öğrendiklerini anlatıyor. b. Bir başka ayette ondan, “Büyük bir sihir yaptılar” diye sözediliyor. c. Felak Suresinde şerrinden Allah’a sığınılması isteniyor. Eğer hakikati olmasaydı ondan sığınmamızın istenmesinin bir anlamı olmazdı. Muavvizeteyn Surelerinin sihirbaz Yahudi Lebîd b. El-A’sam hakkında nazil olduğu malüm ve mütevatir. d. Sahabe ve tabiîn’den sihrin hakikatinin inkârı hakkında hiç bir rivayet yoktur.
Sihrin Hükmü:
Imam Malik’e göre: Sihirbaz küfür bir sözle sihir yaparsa, tövbeye çağırılmaz, tövbe etse dahi kabul edilmez ve öldürülür. Çünkü bu gizli bir iştir, sahibi onu izhar etmez ve tıpkı zındık gibi gerçekten tövbe edip etmediği bilinemez. Ancak sihirbaz da zındık da şikâyet ve şahit tutma olayından önce kendileri gelir ve tövbe ettiklerini bildirirlerse bu tövbeleri kabul edilir. Çünkü ayette “Bizim azabımızı gördüklerinde artık imanları onlara fayda vermez” denir. Ayrıca Allah sihri küfür olarak vasıflamıştır. “Onlar kimseye bir şey öğretmiyorlardı ki, biz imtihan konusuyuz sakınola küfretmeyesinizi, demesinler”.
Ahmed b. Hanbel, Ebu Sevr, Ishâk, Şafiî ve Ebu Hanife de aynı görüştedirler. Ömer, Osman, Ibn Ömer, Hafsa, Ebu Musa, Kays b. Sa’d ve Yedi tabiînden sihirbazın öldürüleceği rivayet edilmiştir. Tirmizî’de; “Sihirbazın haddi (cezası), boynunun kılıçla vurulmasıdır” diye bir hadis rivayet edilir. Ancak bu hadis zayıftır ve had olarak nitelenen bir hususta böyle bir hadisle amel edilemez.
Ahmed b. Hanbel’den ikinci bir rivayete göre sihirbaz tövbeye davet edilir ve tövbe ederse bağışlanır. Çünkü sihir şirkten daha büyük günah değildir. Oysa müşrik bile tövbeye davet edilir. Onun sihri bilmiş olması tövbesinin kabulüne engel olmaz. Zira Allah (cc), Firavunun sihirbazları tövbe edip Hz. Musaya inanınca onların tövbelerini kabul etmiş ve onları kendi evliyasından kılmıştır.
Sihrin küfür sayıldığı için sihirbazın öldürüleceği görüşü vardır. Çünkü Hz. Peygamber: “Müslüman bir kişinin kanı ancak şu üç sebeple helal olabilir: Imandan sonra küfür, muhsan olduktan sonra zina ve öldürme karşılığı olmadan birisini öldürme” buyurulmaktadır (Bu lafız Darimî’deki lafızdır).
Şafiî’den bir rivayette, Sihirbaz ancak sihriyle öldürürse ve öldürmeye kastettiğini de itiraf ederse öldürülür. Öldürür ve bu kastı itiraf etmezse öldürülmez ve hataen katil gibi diyet ödettirilir. Sihriyle sadece zarar verir ve öldürmezse, tazir olarak cezalandırılır. Imam Şafiî’in şöyle dediği de nakledilir: “Sihirbaza nasıl sihir yaptığını sorarız. Eğer küfür bir şey söylerse, mesela Babillililerde olduğu gibi, yedi yıldızların tesirine inanıyorsa kâfirdir. Küfür bir şey yapmıyor, ama sihirin helal olduğuna inanıyorsa yine kâfirdir”. Burada Imam Şafiî’nin küfrü bir öldürme sebebi saydığını hatırlamak gerekir.
Imam Şafiîye göre sihirbazın tövbesi kabul edilir. Meşhur görüşünde Ebu Hanife’ye, ve Malik’e göre ise kabul edilmez. Imam Ahmed’den bu konuda iki rivayet vardır, açık olanına göre kabul edilmez.
Ebu Hanife’ye göre sihirbaz öldürülmez. Ancak sihirbazlığı adet haline getirirse öldürülür. Yine ondan yapılan bir rivayete göre, ancak sihirbaz, ben sihrimle bir insanı öldürdüm diye ikrarda bulunursa o zaman kısasen öldürülür. Ama görüldüğü gibi bu ifade yine Dımeşkînin dediği üzere Ebu Hanife’nin sihrin hakikatine inanmadığı ile çelişmektedir. Ayrıca itikadi açıdan da Ebu Hanife cinlerin, şeytanların ve Allahtan başkasının istediğini yapabileceğine inanma tarzında bir sihir inancının küfür olduğunu söyler. Sihirbaz bunun sadece bir tahyîl (göz boyama) olduğuna inanırsa bu küfür değildir. Sihirbazın kâfir olacağına dair Hz. Ali’den de rivayetler vardır.
Sihri Zimmi Yaparsa: Malik, Şafiî ve Ahmed’e göre öldürülmez. Ebu Hanife’ye göre, müslüman gibi öldürülür. Kadın olursa yine Malik, Şafiî ve Ahmed’e göre cezası erkek gibidir, Ebu Hanife’ye göre hapsedilir, öldürülmez. Ebu Hanife’nin bu konudaki görüşleri de muhtemelen mürted hakkındaki görüşlerinden kaynaklanmaktadır. Ibn Kudâme; Ehl-i kitabın sihirbazı, sihriyle birisini öldürmedikçe kendisi de öldürülmez. Çünkü Hz Peygamber kendisine sihir yapan Lebîd’i öldürmemiştir, der.
Sihrin öğrenilmesi ve tedbir için yapılması ihtilaflı bir konudur. Buharî’nin nakline göre, Saîd b. El-Müseyyib’in, sihirbazdan sihri çözmesinin istenebileceğine cevaz verdiği söylenir. Müzenî de buna meyleder. Ama Hasan Basri bunu kabul etmez. Şa’bî, nüşre de mahzur olmadığı kanaatindedir. Ibn Kudâme sihir öğrenme ve öğretmenin ittifakla haram olduğunu ve bu hususta farklı düşünenin bilinmediğini kaydeder.[5] Ancak Kur’andan ve belli zikirlerden bir şeyler okumak suretiyle sihri çözme sihir sayılmamalı ve bunda bir mahzur olmamalıdır der.
Neveî’nin Ravza’da dediği üzere, Kâhine gitme, kâhinlik, nücûm remel vurma, şaîr, şa’beze öğrenme ve öğretme açık nas ile haramdır. Kâhin, Ibn Kudâme el-Hanbelî’nin el-Kâfi’de söylediğine göre, kendisine bir cin görünen insandır ve Ahmed’e göre arrâf da kâhin de öldürülür ya da ölünceye dek hapsedilirler. Ancak el-Muğnî’deki ifade biraz farklıdır: Kâhin kendisine haber getiren bir cini olan, Arrâf ise tahmin ve benzeri yollarla gayptan haber verendir. Bunlar sihirbazın aksine tövbeye çağırılırlar. Çünkü durumları sihirbazdan daha hafiftir. Sar’a gibi hastalıklara ve cin çarpmalarına cinler yardımıyla ilaç yaptığını söyleyenler de Şafiîlere göre sihirbaz sayılırlar. Ahmed bu konuda tevakkuf eder. Ibnül-Müseyyib’den benzer bir tedavînin hükmü sorulmuş ve “Allah zararlı şeyleri yasak, faydalı şeyleri serbest kılmıştır. Eğer kardeşine bir faydan dokunacaksa yap.” Demiştir. Bu gösteriyor ki, böyle bir uygulama küfür olmamalıdır.
Sihrin Haram Olması: Üç önemli sebepten olduğu anlaşılıyor: Birincisi, Allah’tan başkasından istimdat anlamı taşıdığı, O’ndan başka şeylerin de tesir gücünün bulunduğuna ve bir bakıma şer tanrılarının olduğuna inanıldığı ve böylece şirke düşüldüğü ve insanları da buna teşvik ettiği için. Ikinci olarak; özellikle Kur’ân-ı Kerim gibi mukaddeslerle yapılan sihirlerin, daha doğrusu büyülerin çok alçakça tahrif ve tahkirler içerdiği ve bir bakıma kâinatın plan ve krokisi durumunda olan Kur’ân ayetlerinin değiştirilmesiyle sanki elektronik bir sistemde bir kablonun ters bağlanması sonucunda olduğu gibi müthiş bir arızanın meydana getirilmesi ve adeta Allah’a meydan okurcasına O’nun sisteminin ve yaratışının bozulması anlamına geldiği için. Üçüncü olarak da, insanlar arasına fesat sokmak, onları birbirinden korkar ve şüphelenir hale getirmek suretiyle toplumda korkunç bir huzursuzluk , korku kin ve nefret husule getirdiği için.
Mezheplerin Görüşleri: Sihir konusunda mezheplere ve özellikle de mezhep imamlarına nispet edilen görüşlerin değişik kaynaklarda çok farklı şeyler olduğu görülür. Bu sebeple sihir konusunda filan mezhebin görüşü şudur diye tespit yapabilmek zordur. Bu durum, bu görüşlerin bizzat mezhep imamlarına ait olmayabileceğini, mezhep içindeki herhangi bir alimin görüşünün önce mezhebin görüşü, sonra da o mezhebin sahibi ve kurucusunun görüşü olarak zikredilmiş olabileceğini akla getiriyor. Çünkü mezhep imamlarına ait olan görüşler konusunda, maalesef, hadislerin tespitindeki metotlar uygulanmış değildir. Bir mezhep imamına ait olan bir görüşün, kaynak kitaplarda bulunmazken sonraki asırlarda yazılan kitaplarda zikredilir olması bu aidiyete elbette şüphe düşürür.
Ama yine de mezheplerin bu konuda ittifaka yakın olarak söyledikleri şey sihirbazın öldürüleceği hususudur. Özellikle de zararlı bir sihir icra eden, sihri öldürücü olan sihirbaz öldürülür. Bu noktada ayrıldıkları husus, niçin öldürüleceği meselesidir. Başta Şafiîler olmak üzere küfrün bir öldürme sebebi olacağı kanaatinde olanlar, sihrin küfür sayıldığı için, sihirbazın öldürüleceğini söylerler. Ama bu görüşe itiraz olarak denebilir ki, öldürme bir haddir. Hadler şüphelerle kaldırılır. Oysa sihrin küfür olduğu ictihadi bir sonuçtur. Ictihat ise zandır. Ikinci olarak küfrün öldürme sebebi olduğu da zanni bir husustur. Zira bunu bildiren hadis pek çok fakih tarafından delil olarak kabul edilmemiştir.
Ebu Hanife ise, şirk inancı taşımayan sihrin küfür olmadığını söylerken, sihirbazın da bunu adet edinmedikçe,ya da sihriyle birisini öldürdüğünü itiraf etmedikçe öldürülemeyeceğini de söyler. Bundan anlaşılan şudur: Ebu Hanife’ye göre küfür bir öldürme sebebi değildir. Bu yüzden sihirbazın şirk anlamına gelen inançları olsa dahi sırf bu sebeple öldürülemez. Adet haline getirilen sihri yapanın öldürülmesi ise bu işin küfür olduğundan değil, muhtemelen “yeryüzünde fesat çıkarmaya” sebebi olduğundan dolayıdır. Bu durumda da bunun ispat yolları, bir haddin uygulanabilmesi için geçerli yollar olmalıdır.
Ayrıca sihirbazın tövbeye bile çağrılmadan öldürüleceğini söyleyenlerin bunu; çünkü tövbe gizli bir husustur. Onun gerçekten tövbe edip etmediğini bilme imkânımız yoktur, gibi bir gerekçeye dayandırmaları çok anlamlı değildir. Çünkü bütün kötülüklerden tövbe ve pişmanlıkta aynı özellik bulunmaktadır. Buna göre hiçbir tövbe ve pişmanlığın kabul edilmemesi gerekir. Öyleyse tövbeye çağrılmamasını şöyle anlamalıdır: Sihir sari bir hastalıktır ve bunu yapanların bundan vazgeçmeleri zor olduğu gibi, vazgeçtiklerini bilebilme imkânımız da yoktur. Öyleyse tövbe etmelerinin bir anlamı olmaz ve kötülüklerin önünü almak için cezalandırılırlar.
Ittifak edilen bir husus da sihrin hem öğrenilmesinin, hem de öğretilmesinin haram olduğu hususudur. Çünkü sihir yapmanın öğrenilmesi, sihir yapmakla sonuçlanabillir ve bunun her hangi bir faydası yoktur. Sihri iptal etmeyi öğrenme ise sihir öğrenme demek değildir. Bu bir nevi tedavidir. Tedavi nasıl meşru, hatta gerekli ise, sihirden kurtulmayı öğrenme de öyledir. Hem meşru tedavi yollarıyla, hem de meşru rukye ve okumalarla sihri iptal etme ve ondan korunma caiz olduğu gibi, bunları öğrenme ve öğretme de caizdir.
Ittifak edilen bir diğer husus da; hem kâhinlik ve arrâflığın, hem de kâhine ve arrâfa bir şey sorup onlara inanmanın haram olduğu hususudur. Kâhin, cinlerden bilgi aldığını söyleyen, arrâf ise, tahmin ve zanna dayalı olarak gaipten haber veren kimsedir. Buna göre birilerine muska yapıldığını, büyü yapıldığını; çalıntı eşyasının filan tarafından çalındığını ve falan yerde olduğunu ve benzeri şeyleri söyleyen insanlar kâhin ve arrâftırlar. Hem onların yaptıkları, hem de onlara gidilip bir şey sorulması ve onlara inanılması ittifakla haramdır ve bunları masum gösteren hiçbir delil bulunmadıktan başka, çirkinliklerini ve haramlıklarını anlatan pek çok hadis-i şerif mevcuttur.