ne güzel yazmışsınız allah razı olsun.ben özürlüyüm sol kolum kısa.ama ben kendimden geçtim,abim sağır ve dilsiz üstelik doğuştan görme yeteneğinide yavaş yavaş kaybediyo dıştan bakıldığında çok yakışıklı sağlam bi adam gibi gözüküyor ama geçen gün yolda karanlıkta yürürken iki kişiye çarpmış gözleri görmediğinden dolayı,o kişilerde ne bilsinlersen önünü görmüyon mu deyip abimi dövmüşlerdişleri kırılmış.aklıma geldikçe içim acıyo,ağlıyorum bazen neden diyorum.muhakkakki soluyacağımız nefesler kainat yaratılmadan taktir edilmiş.rabbim onu korusun.üstelik şimdiye kadar emekli olmuş evinde oturuyo olacakken işyerinden 2005 yılında çıktı diye gösterilmiş ve hala çalıştığı halde sigortası işlemiyo.bu ne biçim müslümanlıktır.bu insanın hakkını yemek akıl karımıdır.hakkını bile savunamayan bi insandan ne istiyolar.rabbim yeryüzünü öyle geniş yaratmış nice nimetler vermiş.yiyin için ama bozgunculuk yapmayın demiş.neyi paylaşamıyolar.rabbimin hesabı çok çetindir..
soru cevap
bilmiyorum ilmin yarısıdır - indeks listesini gösterÖzürlüler ve Allahın Adaleti:
- Akait
- 2 yorum bırakıldı
- haluk yazıcı (misafir)
etiketler :
Özürlüler ve Allahın Adaleti: Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun hocam. Allah’ın affına sığınarak size internetteki bir forumda gördüğüm bir soruyu ileteceğim:
Kusursuz yaratılan canlılarla kusurlu yaratılan canlılar arasındaki fark nedir ki, kusurlular böyle yaratıldılar? Bunu Allah’ın adaleti ile nasıl açıklayabilirsiniz? Kör olanın, her iki gözü de gören insandan farkı nedir? Eğer bu durum bir imtihansa kör neden böyle ağır bir imtihana tabi tutuluyor. Neden bazı insanlar ağır şeylerle imtihan edilirken bazıları böyle olmuyor. Hıristiyan olarak yaratılan insanın Müslüman olarak yaratılandan farkı nedir ki o böyle yaratıldı? Hıristiyan dünyasında doğan bir insanın durumunu yine adaleti ilahî ile nasıl açıklayabilirsiniz? Ben bu soruya ancak: Bizim bilemediklerimizi de Allah bilir diye cevap verebiliyorum. Tıpkı Kuran-ı Kerim Bakara suresi 30, 31 ve 32. ayetlerinde buyurulduğu gibi: “Hani, Rabbin meleklere: "Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti de melekler: "Biz seni tespih ve takdis edip dururken, orada fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi yaratacaksın?" diye karşılık vermişlerdi. Allah da: "Her halde Ben sizin bilmeyeceğiniz şeyleri de bilirim!" buyurdu. Ve Ademe bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere gösterip: "Haydi davanızda doğru iseniz, bana bunlardan haber verin bakalım!" dedi. Melekler: "Seni bütün eksikliklerden tenzih ederiz Ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka bizim bilgimizin olması mümkün değildir. Her şeyi bilen, hüküm sahibi sadece Sensin" dediler.
Bizim bu gibi sorularına bundan başka verebileceğimiz bir cevabımız var mıdır? Yardımcı olursanız sevinirim Selam ve Dua ile...
Aslında Allah’ı iyi tanıyan ve İslam’ı bilen bir insana verilecek cevap için sizin söyledikleriniz yeterlidir. Yani, biz biliyoruz ki, Allah Adl’dir. Adaletin ta kendisidir, hiç kimseye zerre kadar haksızlık etmez. (Nisâ 4/40). Hakîm’dir, her yaptığı yerli yerindedir. Abes iş işlemez. Alîm’dir, Habîr’dir, her şeyi bilir ve her şeyden haberdardır, hiçbir şeyden gafil değildir. Kadîr’dir, Muktedir’dir, gücü her şeye yeter…
İşte Müslümanların inandığı Allah (cc) böyle bir Allah’tır. Eğer böyleyse, O’nun yaptıkları mutlaka isabetlidir ama biz bu isabeti çoğu zaman kavramayabiliriz. Ama kavramak için uğraşmamızda da bir sakınca yoktur.
Diğer yönden, insan olarak bizim bilgilerimiz durumsaldır; kendi birikimimizle, mevcut bilgilerimizle, edindiğimiz kanaatlerle, yerimiz ve konumumuzla orantılıdır. Biz bu gün bir şeye böyle, yarın öyle inanabiliriz, çünkü bilgilerimiz değişmekte ve artmaktadır. Anlamadığımız şeyler, anladıklarımıza, bilmediğimiz şeyler bildiklerimize göre çok fazladır. Aslında öğrendikçe anlamadığımızı anlıyoruz. Bildikçe bilmediğimizi öğreniyoruz. Dolayısıyla mevcut bilgilerimizle, “olmaz böyle şey!” dediğimiz pek çok şeyin, bal gibi olabileceğini sonradan görebiliyoruz. Öyleyse bizim hiç şüphemiz yoktur ki, “Mevla neylerse güzel eyler”.
Ama durumun böyle olması elbette bizim bazı hikmetleri keşfetmemize engel teşkil etmez. Anlayabildiğimizi anlamaya çalışırız, anlamayanlara da anlatırız. Anladıkça imanımız artar, Allah’ın Hakim olduğunu gözlerimizle görürüz.
İmdi: Biz Allah’ın (cc) herkesi her bakımdan eşit yaratmasının adalet olduğunu sanabiliriz. Oysa bu her şeyin altüst olması ve hayatın bitmesi demektir. Dünyadaki herkesin her bakımdan eşit olduğunu düşünün. Zamanda, mekanda, cinsiyette, boyda postta, zenginlikte fakirlikte… ilah. O takdirde hayatın olmadığını ve durduğunu göreceksiniz. Hatta o halde bunu sadece insanla sınırlamamız da haksızlık olur. Çünkü birisi çıkıp haklı olarak, niçin Allah bizi insan, çakalı ise hayvan yarattı? Çakalın suçu neydi? diye sorabilir. Veya bunu çakal sorabilir. O takdirde onlarla da bir eşitlik sağlandığını düşünün. Hatta bunu hayatın diğer bütün alanlarına ve diğer bütün varlıklara doğru genişletin ve sonra da karşınıza çıkan manzarayı hayal edin! Böyle bir hayat olabilir mi? Demek ki farklılıkta hikmet vardır.
Şimdi tekrar sadece insanlara gelelim ve tekrar bütün insanların her bakımdan eşit olduğunu hayal edelim. Kim kimle evlenecek, kim kimi çalıştıracak, kim kimi sevecek? Sevgi, merhamet, acıma, yardımlaşma gibi yüzlerce duygu ve ilişki kaybolup gitmeyecek mi? Böyle bir hayatta yaşamayı kim ister? Bir güçlünün bir özürlüye el uzatması, bir zenginin bir fakirin imdadına koşması, bir sağlamın bir hastaya merhem olması gibi yüzlerce duygu karışmamış bir hayatın tadı tuzu kalır mı?
Sorunuzun cevabına biraz daha yaklaşabilmek için şu soruyu tekrar soralım: Allah’ın (cc) herkesi eşit yaratması gerektiğini, adaletin bunu gerektirdiğini biz nereden çıkarıyoruz? Herkesin Allah ile bir pazarlığı ve O’nda eşit kazanılmış bir hakkı mı var ki, O insanlara farklı dünyalıklar dağıtırken birisine haksızlık etmiş olsun? Siz cebinizde olan paranızı muhtaç insanlara hayır olarak dağıtırken birine üç, birine beş, birine on verdiğinizde, üç verdiğiniz karşınıza dikilip, niçin bana haksızlık ediyorsun diye sorsa sizin tepkiniz ne olur?
Bizim irademize bağlı olan ve bizim kendi fiillerimizin sonucu olarak ortaya çıkan durumlar hariç tutalım. Onları biz istiyoruz, sebeplerini biz oluşturuyoruz, Allah da bu sebeplerin sonucunu yaratıyor. Yani böyle durumlarda varsa suçu kendimizde görmeliyiz. Ama bizim irademizin hiçbir katkısı bulunmayan durumlarda Allah’ın adaletini anlayabiliriz. O bazı insanları doğuştan kör, sağır, topal vb. yaratırken, onları bunlarla imtihan ederken onlardan da, böyle yaratmadıklarından istediği cevabı aynen istiyor değildir. Herkes kendi konumunun gerektirdiği cevabı vermek durumundadır. Hz. Peygamber (sav) arkadaşlarına/sahabeye hitap ederek buyurur ki: “Siz öyle bir zamanda yaratıldınız ki, İslam’ın onda dokuzunu yapsanız, birini terk etseniz helak olmanızdan/imtihanı kaybetmenizden korkulur. Ama öyle zamanlar gelecek ki, insanlar İslam’ın onda dokuzunu terk etseler, sadece birisini yapsalar kurtulabileceklerdir”. Bu açıklamayı bütün dünyaya, zamansal olduğu gibi mekansal olarak da yayabilirsiniz. Elbette Allah Müslüman bir anne babadan doğan insandan istediklerini, Hıristiyan bir anne babadan doğandan istemeyecektir. Muhtemelen ondan istediği sadece kendi varlığı ve birliğini tanımasıdır. Gözleri görmeyen bir insanla gören arasındaki kıyaslama da böyledir. Ama buna rağmen bir hıristiyanın meseleyi öğrenip, atılım yapması ve mesafe alması mümkün olduğu gibi, gözleri görmeyen bir insanın, görene kıyasla çok ilerilere geçtiği de az görülen bir şey değildir. Kaldı ki, dünya ölçüleriyle bir kayıp ve dezavantaj gibi görülen özürlere karşılık Allah’ın öbür tarafta çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunacağı da bilinen bir husustur. Biz eşyayı kıyaslarken kısa mesafeden ve sadece gördüklerimizle kıyaslayabiliriz. Oysa mesela, doğuştan gözleri bulunmayan bir insanın, bunu Allah’tan bilip sabretmesi karşılığında kendisine öbür alemde verilecek mükafatı gördüğümüzde, muhtemelen biz de, “keşke ben de kör olsaydım” diyebileceğiz. Ya da gözleri gören bir insandan istenen şükür imtihanı ile, görmeyen bir insandan istenen sabır imtihanı karşılaştırıldığında, hangisinin daha kolay bir imtihan sorusu olduğunu buradaki bilgi ve anlayışımızla anlayabilmemiz mümkün olmayabilir.

-
- 1 |
özürlüler
11.10.2008 tarihinde , kezban bayar demiş ki -
- 2 |
ama teşbihte hata olmamış mı??
11.10.2008 tarihinde , habil demiş ki"...Elbette Allah Müslüman bir anne babadan doğan insandan istediklerini, Hıristiyan bir anne babadan doğandan istemeyecektir. Muhtemelen ondan istediği sadece kendi varlığı ve birliğini tanımasıdır..."
Genel cercevede anlatmak istedigini kavramakla birlikte Hocanin bu ifadeleri zihnimdeki temel bilgilerle celistigi icin yorum yaziyorum... bu alintiladigim ifadeler -haşa- Peygamberimize S.A.V. imanı ekstra bir iman gibi,zaruri degilmis gibi bir anlayisa kapi acmaz mi?yani daglarin basinda Islamin haberi-tebligi kendisine ulasmayan bir yasli kadindan bahsedilmiyorki burda... bunu okuyan birisi kolaylikla ALLAHin varligini ve birligini kabul eden bir hristiyan-yahudinin de ALLAHin rizasina ulasmis olabilecegini dusunmez mi?selamlar,hürmetler...
Faruk Beşer Cevap'en Dedi ki;
Doğru anlaşılmamışım, özür dilerim.

- Tamamı Büyük harflerden oluşan yorumlar yayınlanmaz.
- Bu konuya beş dakika içerisinde sadece bir adet yorum yazabilirsiniz.
- T.C. yasalarına aykırı, hakaret içeren yorumlar yayınlanmayacaktır.
- Yorumlarla ilgili hukuki yaptırımlardan Faruk Beşer sorumlu tutulamaz.
- Konu dışı farklı soruların yöneltildiği yorumlar yayınlanmaz.
- Çok fazla dil bilgisi hatası içeren yorumlar yayınlanmaz.
- HTML kodu girenlerin yorumları yayınlanmaz ip'leri banlanır




6.1
bölümler





bu yazıya ait 2 yorum var