yazılar

kalem ve kelam  -  indeks listesini göster
Diyalogdan Ne anlıyoruz? Diyalog en azından iki tarafın bulunmasını ve bu tarafların yine en azından konuşulabilir olma bakımından eşitliklerini, yani birbirlerince konuşmaya değer görülmelerini anlatır. Kur´ân-ı Kerim´e ve İslam tarihine bakıldığında Müslümanların “Ehl-i Kitab”ı her zaman konuşmaya değer buldukları ve en güçlü oldukları zamanlarda dahi, yeri geldiğinde bunu fiilen gerçekleştirdikleri bilinen bir gerçektir. Hıristiyan dünyasının İslam dünyasına karşı teknolojik üstünlük elde ettiği dönemden itibaren ise Müslümanları tamamen dışladığı ve konuşmaya değer bulmadığı, 1962 Vatikan Konsili´nin ardından diyalog çağrısı yaptıklarında ise bunu Müslümanlarla, ya da diğer dinlerle diyalog kurma amacıyla değil, öncelikle her biri birer müstakil din haline gelen Hıristiyanlığın mevcut mezhepleri arasında gerçekleştirmeyi hedefledikleri de yine ilgili herkes tarafından bilinmektedir. Hatta müslümanlarla diyalogu kabul ettiklerinde de, İslam´la değil, bazı müslümanlarla diyalogu kastettikleri de herkesin malumudur. Dolayısıyla bu gün buna İslam´ı olmasa dahi Müslümanları da katma ihtiyacı duymaları, takdire değer ve karşılık bulması gereken bir aşama sayılmalıdır. Bu aynı zamanda Müslümanların kabulü anlamına geleceği için Müslümanlarca da olumlu karşılanması gereken bir gelişmedir. “Dinlerarası Diyalog” kavramından herkes başka bir şey anlıyor, ya da anlamak istiyor olabilir. Hatta bununla kendi dinleri, kendi ülkeleri, yönetimleri, özel hizmetleri, hatta medeniyetleri adına yararlanmak ve bunun meyvelerini toplamak isteyenler dahi bulunabilir. Bütün bunlar vardır ve olması da elbette bir ölçüde doğaldır. Bu noktada şunu söylemenin de bir sakıncasının olmadığını sanıyorum: Diyalog, karşı tarafla dost olmayı ve sevgi alışverişinde bulunmayı zorunlu kılmaz. Zaten sevgi tek yönlü bir etkileşim değildir. İslam´a inanan sadık bir mümin zaten “onların dinlerine girmedikçe Yahudi ve Hıristiyanların kendisin sevmeyeceğini”, “dinine onların her fırsatta zarar vermek istediklerini, kin ve nefretlerini dillendirdiklerini, içlerindeki duyguların ise daha da kötü olduğunu” bilir. Meselenin özünde böyle olması, diyalogun hiçbir şekilde yapılamayacağı anlamına gelmez. Zaten diyaloga ilmi ölçülerle ve gerçekleştirilebilir düzeyde bakmak isteyenlerin bununla kastettikleri şey, dinlerden ziyade din mensuplarının diyalogudur. Çünkü aslında dinlerin, özellikle de üç semavi dinin birbirleriyle olan diyalogu, sonradan gelene uyulmasını isteme ve kendinden önce gelenin aslını ve esasını kabul etme şeklindedir, böyle olmalıdır. Bu açıdan bizatihi dinler arasında problem yoktur. Çünkü bu üç dinin kökeni de aynıdır ve birbirlerine karşı olmak için değil, birbirlerini tamamlamak için gelmişlerdir, hepsinin aslı İslam´dır. Bu sürecin, tabir caiz ise, son versiyonu diğerlerini yürürlükten kaldırmıştır. Diğer yönden, teolojik yönleri ya da ibadet biçimleri açısından hiçbir dinin kendisini tartışmaya açması ise beklenemez ve bu mümkün de değildir. Çünkü böyle bir kabul, dinlere beşeri müdahaleyi ve modifikasyonu da kabul etme anlamına gelir ki bu, orijinallik iddiasıyla uyuşmayan bir durumdur. Hal böyle iken Allah Hz. Peygamber´e, konuştuğu ve tartıştığı müşriklere şöyle demesini söylüyordu: “İki taraftan biri, biz ya da siz, hidayet üzeredir, ya da açık bir sapıklıktadır”. Oysa o hidayet üzere olduğundan emindi. Bunun için de böyle bir meydan okumaktan çekinmiyordu. Din mensupları arası diyalog ise makuldür ve en azından İslam söz konusu olduğunda akide ve dini emirler açısından buna engel bir durum da yoktur. Burada bu hükmümüzün delillerini sıralamayı ve tartışmayı hedeflemiyoruz. Bunlar çeşitli yazılarda dile getirilmiş ve tartışılmış, hatta bu konuda müstakil kitaplar dahi yazılmıştır. İslam tarihinin “öteki” ni sürekli hesaba kattığı ve karşılıklı konuşma anlamında onunla hep diyalog halinde bulunduğu da bir gerçektir. Bu delillerin çok önemli gördüğümüz sadece iki tanesine değinmeyi gerekli ve yeterli görüyoruz: 1. Kur´ân-ı Kerim´in 3/64. ayeti müslümanlardan Ehli Kitab´a bir davet yöneltilmesini ister: “Onlara de ki, gelin aramızdaki ortak bir sözde birleşelim, Allah´tan başkasına tapmayalım, O´na şirk koşmayalım, O´nu bırakıp birbirimizi Rab edinmeyelim. Eğer bundan yanlarlarsa onlara; şahit olun ki, biz müslümanız deyin”. İşte konunun, müslümanlar tarafı açısından önemli bir dayanağı budur ve diyalogu bir yere oturtabilmek için öncelikle bunun çok iyi anlaşılması gerekir. Burada elbette karşı görüş olarak akla gelen noktalardan bazıları şunlardır: a.Bu nas, böyle bir eylemin Müslümanların inisiyatifiyle ve onların davetiyle başlatılmasını teklif etmektedir. b.Bu davet, yukarında söylediğimiz gibi, din mensupları arasında bir diyalogdan öte, dinlerin esası konusunda bir diyalogu talep etmekte ve onların da aslında temel kabulleri olan, ama bu gün terk ettikleri teolojik temellerde birleşmeyi talep eder. c.Onların bu temel ittifak noktalarını kabul etmemeleri durumunda ise, müslümanların, biz bu işte yokuz anlamına gelecek: “Eğer bundan yanlarlarsa, şahit olun ki, biz müslümanız deyin” demeleri istenir. Anlaşılacağı üzere bu davet, öncelikle dünyanın ıslahına yönelik bir davet değil, diğer din mensuplarına, kendilerinin de temel ilkeleri olan hususları hatırlatmaktır. Şu halde, eğer bir ittifak olacaksa bu, her hangi bir dine has olan ilkelerde olamaz, bunu kimse kabul etmez. Aksine, hepsinin aslında varolan ilkelerde olabilir. Ama bunu dahi kabul etmezlerse artık ittifak imkanı kalmaz. Buna biz, her üç dinin de esasını teşkil eden “temel doğrularda diyalog” adını verebiliriz. Bu anlamda bir diyalog bu gün anlaşılan diyalogdan başka bir diyalogdur ve davet ve tebliğ diye isimlenmeye daha elverişlidir. Ancak bütün bu değişik özelliklere rağmen bu da bir diyalogdur. Eğer bu mümkün olmazsa, o zaman da bu imkanı oluşturmak için diyalog kurmak mümkün olabilir ki, bu, cidal yani diyalektik anlamında bir diyalogdur. 2.Cidal/diyalektik, diyalogun ikinci safhasıdır ve İslam bu anlamdaki bir diyaloga da açık olmaktan öte, bunu teklif ve emreder: “Onlarla en güzel yolla cidal yapın” (16/125), “Onlarla en güzel olan dışında bir yolla cidal yapmayın” (29/46). Bu safhada üzerinde anlaşılacak noktalar önceden belirlenmiş değildir. Bunlar zamana ve mekana göre değişebilir. Dünyaya ya da dinin teolojik iskeletine ilişkin olabilir. Ve cidal, ortak paydalar aramaktan çok, herkesin kendi doğrusunu savunmasıdır, ya da karşı tarafın hatalı olduğunu ana gösterip, onu düşünmeye sevk etmesidir. Bu naslarda dikkat çeken iki önemli nokta daha vardır: a.Kur´ân-ı Kerim´de müslümanın sıradan her insana yapacağı davetin “güzel” olması istenirken (16/125), ehli kitapla yapacağı diyalektiğin ise “en güzel” olması istenir. (16/125, 29/46). Çünkü konuşanları kabule hazır bir muhatap ile, redde hazır bir muhataba aynı argümanlarla konuşulmaz. b.Diyalektiğin “güzel” olanında en azından, doğru olma ve fıtrata uygunluk özelliklerinin bulunacağı açıktır. Öyleyse “en güzel” olanda bunlara ilave özellikler de bulunmalıdır ki, bunlar da yine “cidal/diyalektik” kelimesinin Kur´ân-ı Kerim´de geçtiği ayetlerden anlaşıldığına göre şunlar olabilir: 1.Karşı fikri peşinen kabul etmeme düşüncesinde bulunmamak, önyargılı olamamak 2.Kesin bilgi ve belgeye dayalı olarak konuşmak, tahminlerle konuşmamak, 3.Suçlayıcı olmamak. 4.müşterek noktalardan hareket etmek, detaylarla uğraşmamak, 5.Müsellem olmayan önermeler kullanmamak… Ama hemen anlaşılacağı üzere, bu tür bir diyalog dahi bu gün sözü edilen diyalog değildir. Bunda da bir davet ve tebliğ, en azından hakkın ortaya çıkması için fikri düzeyde tartışma ve zemin hazırlama anlamı vardır. Buraya kadar söylediklerimiz, konunun özellikle İslam Dini açısından bakıldığında söylenebilecek yönleridir. Meselenin günümüz şartları açısından ele alınması halinde söylenecekler ise daha başka ihtisas alanlarını da ilgilendirir. Herkes diyaloga kendi bulunduğu noktadan bakınca, ilmi bakış açıları yanında, pragmatist ve politik hedefler de bulunabilir. Bu noktada da ise tespitleri yapabiliriz: Bu gün kullanıldığı anlamıyla “Dinlerarası Diyalogu”, yukarıda da değindiğimiz gibi, ilk önce Vatikan/Hıristiyanlar başlatmıştır ve bununla hedefledikleri şey, Hıristiyanlığı, özelikle İslam dünyasına daha rahat anlatabilmekti. Böyle bir teşebbüs batılı devletlerin de işine gelmiş ve bu yolla İslam ülkelerindeki çıkarlarını korumayı ve artırmayı hedefledikleri için diyalogu ve misyonerlik faaliyetlerini desteklemişlerdir. Özellikle ABD bunda fayda görmektedir, çünkü müslüman ülkelerin halklarını dinlerinden çıkarmak zor olduğuna göre, hiç olmazsa onların batıya ve özellikle de ABD´ye ılımlı bakmalarını, yani cihadı tek yol olarak gören müslümanlar olmaktansa “ılımlı, hoşgörülü, diyalogdan yana müslüman” olmalarını sağlayabilir. Bu kadarı bile onun Ortadoğu´daki çıkarları için önemli bir kazanımdır. Diyalog söz konusu olduğunda bu olumsuz arka plan yanında Müslümanlar için bir başka olumsuzluktan daha söz edilebilir: Hıristiyan dünyasının ve özellikle de kilisenin dış dünyadaki faaliyetleri kendi devletleri tarafından lojistik destek görürken, müslümanların dışarıdaki bu tür faaliyetleri, onların aksine engellenebilmektedir. İçeride ise hiçbir ilmi temeli olmayan karşı diyalogcular çıkarılarak onlara dahi lojistik malzeme sağlanmaktadır. Bu durum elbette müslüman ülkelerin kendi halklarıyla problemli olmalarının sonuçlarındandır. Bu karşı diyalogcuların kimlikleri de çok önemlidir. Ülkemiz adına bakıldığında bu insanların çoğunun aslında İslam diye bir dertlerinin bulunmadığı, aksine en azından şeriata karşı oldukları bilinmektedir. Hatta bazılarının kapasitelerini aşacak derecede bilgilendirildikleri, yazdıklarından ve konuştuklarından hemen fark edilebilmektedir. Şu halda, kendi ülkemiz için konuşursak, diyaloga karşı olan müslümanların dışında, diyalogu istemeyen bazı çevreler de vardır ve bu çevreler aslında müslümanlardan çok daha mücehhez biçimde diyalog karşıtlığı yapmaktadırlar. Ancak, diyaloga karşı olanların bir kısmının böyle olması elbette diyalogu meşru ve olması gereken bir şey kılmaz, ama en azından, neden böyle diye, cevap bulunması gereken bir soru oluşturur. Bu sorunun cevabı için akla gelen hususlardan birisi muhtemelen şudur: Bu kesimler, müslümanların kendi aralarındaki diyalogdan ve birlikteliğinden çekinmektedirler ve bu durumu onların aralarına husumet sokabilecek bir malzeme olarak gördükleri için bu konu üzerinde durmakta ve karşı cepheye lojistik destek sağlamaktadırlar. Eğer bu ihtimal doğru ise, muhtemelen aynı lojistik desteği, elbette bir başka kanalla diyalog yanlılarına da sağlayabilirler. Çünkü hedef bir tarafın galip gelmesi değil, karşıtlığın ve çatışman olabildiğince derinleşmesidir. Bütün bu farklı yönleri göz önünde bulundurduktan sonra ve yine bu dahili ve harici şerait karşısında, bu günkü anlamda diyalog söz konusu olduğunda müslümanlar için iki muhtemel pozisyondan söz edilebilir: 1. Ya bu arka plana bakıp; “bu oyuna gelmeyelim” demek ve kabuğuna çekilip oturmak, 2. Ya da her türlü riski göze alıp buyurun, biz de varız, konuşalım diyerek sahneye çıkmak. Bu ihtimallerin her ikisi de dinen ne emredilen ne de yasaklanan hususlardır. Yani, doğru ya da yanlış olmaları, sonuçlarına ve bunlardan elde edilecek maslahata göre tayin edilecektir. Ancak ayetlerin ruhu yine de diyalogdan yanadır. Birinci durumda; diyalogu başlatanların olumsuz niyetlerinin sezilmiş olduğunu gösterme ve “bu oyuna gelmeme” gibi bir başarı gözükmekle beraber, bunun konuşacak bir şeyi ve dünyaya verecek bir mesajı bulunmamak, uzatılan eli geri çevirmek, barış yanlısı olmadığını kanıtlamak gibi yaftaları hak etme riskleri de olacaktır. Karşı tarafın, faraza kötü niyetli ya da diyalogdan daha başka şeyler hedeflemiş olması, diyalogun olmamasını değil, bu niyetlerin sezilip ona göre tavır alınmasını gerektirir. Bu da müslümanların donanımlı ve güçlü olmaları zorunluluğunu ortaya koyar ki, bu da başlı başına İslamî bir emirdir. Allah “öteki”ne karşı gereken her türlü gücün hazırlanmasını emreder. Bütün zamanlarda bilgiden daha büyük bir güç olmamıştır. O halde bilgili olmak bu diyalogda zararlı çıkmamanın en vazgeçilmez lazımındır. İkinci durumda ise Müslümanların, yukarıda sözü edilen dahili ve harici şerait sebebiyle melhuz kayıplar vermeleri, ihtimal dahilinde bulunmakla beraber, biz şahsen hem kendileri hem de bütün dünya adına muhtemel kazançlarının çok daha fazla olacağı kanaatini taşıyoruz. Bunun için tek şart, yeterince donanımlı olmaları ve diğer Müslümanlar ve kendi ülkeleri tarafından desteklenmeseler dahi, hiç olmazsa engellenmemeleridir. Çünkü bundan Müslümanların kendi ülkeleri de kesinlikle yararlı çıkacaktır. Bu yolla Hıristiyanların kendilerini oldukları gibi tanıtma avantajlarına karşılık, müslümanlar da aynı avantajlara sahip olacak ve her iki dinin de, oldukları gibi tanınmasından daha kârlı çıkanlar yine kesinlikle Müslümanlar olacaktır. Nitekim son zamanlarda Hıristiyan din adamları arasında diyalog faaliyetlerinden vazgeçme eğilimleri belirmeye başlamıştır. Hatta bunu yüksek sesle dile getirenler bile bulunmaktadır. İşte diyalogun üçüncü ve mümkün olan alanı burasıdır. Bu alanda dinin teolojik yönünü tartışmaktan ziyade, hangi dine mensup olursa olsun, “öteki” ile güzel komşuluk ilişkileri kurma söz konusudur. Bunun için de hiçbir dine mensup olmayanlardan, ya da beşeri bir dine sahip olanlardan ise, müslümanlar için diyalog kurmada Ehli Kitaptan olanlar elbette daha öncelikli bir yere sahiptirler. Çünkü Kuranı Kerim Ehli Kitaba müşriklerden farklı bir statü verir. Bu gün dinler arası diyalog denince yapılan, ya da yapılmak istenen de budur, veya bu olmalıdır. Burada her din mensubunun kendini olduğu gibi ifade etme imkanı vardır. Belki hiçbir din bağlısının, diğerini tezyif etmemesi ve olduğundan farklı göstermemesi söz konusudur. Sanırım, Müslümanlar açısından da, Yahudi ve Hıristiyanları hak etmedikleri ve olmadıkları biçimde anlatma caiz olmasa gerektir. Diyalogun bu safhasında dünyanın başına bela olan kötü gidişata dur deme şansı da yakalanabilir. Terörü, uyuşturucu kullanmayı, haksız gerekçelerle başka ülkelere saldırmayı onaylayacak hiçbir din yoktur. Dinlerin bu özelliğinden yararlanmak, bütün insanlığın hayrınadır. Diyalogdan beklenen de budur, ya da bu olmalıdır. Ancak bizde diyaloga karşı olan dindarlar da, diyebiliriz ki, meseleyi anlayıp zararlı olduğunu sezdikleri için değil, biraz da bu işi filan hoca efendi götürüyor diye karşıdırlar. Çünkü, izleyebildiğim kadarıyla, Türkiye dışındaki İslam dünyasında sözünü ettiğimiz anlamdaki diyaloga karşı olan bir İslam alimine rastlamadım. Karadawî başta olmak üzere (1), ilim sahibi insanlar, “öteki” ile konuşmanın sakıncalı olacağından söz etmiyorlar. Bu sebeple bizde de mesele aslında bir Fethullah Gülen meselesi olarak ortaya çıkmış olmasaydı, buna karşı çıkan ehli ilmin olacağını sanmıyorum. O zaman muhtemelen herkes İslam´ın ne kadar tartışmaya açık bir din olduğundan söz edecekti. Doğrusu böyle bir meseleyi, ülkemizin yetiştirdiği bir Hoca Efendi´nin sahiplenmesi, ya da bunun ona mal edilmesi onun, en azından başkaları için de, söz konusu edilebilecek bir hakkıdır. Bir kez diyalogun olması gerektiği kabul edildikten sonra bunda gocunacak bir yön bulunmamalıdır. Kaldı ki, böyle olmasını ülkemiz adına bir şans saymamız da mümkündür. Çünkü sözü edilen Hoca Efendi bizatihi kendilerinin birikimi ve ek imkanları bakımından da bu işin üstesinden gelme konusunda ilk akla gelen isimdir. Bununla beraber böyle bir faaliyet elbette kimsenin tekelinde de değildir, kendini güçlü ve donanımlı gören herkes, ya da her sivil toplum örgütü meselenin bir ucundan tutabilir. Yeter ki, başka dinlere mensup olanlarla diyalog arayışında bulunan Müslümanlar, kendi içlerinde münaferet yaşamasınlar. Görebildiğim kadarıyla F. Gülen Hocaefendi´nin diyalogu savunmasına karşı çıkanlar, hatta bu konuda onu çok ağır töhmetlerle suçlayanlar, en azından dindar kesimden olup böyle söyleyenler, onun Hıristiyan ve Yahudilerle diyalog yaparken, diğer müslüman cemaatlerle diyaloga girmediği argümanını da zikretmektedirler. Eğer böyleyse bu konuda elbette haklıdırlar. Ancak böyle söyleyenler burada bir paradoks yaşıyor da olabilirler. Çünkü müslümanlar arası diyalogda kaç İslamî şahsiyet ya da cemaatin meseleye hem ön yargısız, hem de gerekli donanımla bakabileceğini düşünmemiz gerekir. Eğer yapılacak görüşmeler, diyalog değil de mirâ olacaksa, bundan kaçınmak da İslamî bir görevdir. Mirâ, bilindiği gibi, hakkın ve gerçeğin ortaya çıkması için değil de önyargılı bir şekilde herkesin karşı tarafı susturmak ve kendinin haklı olduğunu göstermek için yaptığı tartışmadır. Bu konuda Hz. Peygamber (sa): “Haklı taraf siz olsanız dahi mirâ yapmayın” buyurur. Böyle bir durumda diyalog adına onun ancak, susmak ve diğerlerinin aleyhine bir şey söylememek safhası gerçekleştirilebilir. Benim görebildiğim kadarıyla F. Gülen Hocaefendi diğer müslümanlarla yapılacak diyalogun şu anda bu safhasını tercih etmektedir. Hiçbir İslamî oluşum ya da şahıs aleyhine bir şey söylememektedir, hatta başkalarının söylememesi için de sürekli dikkat çekmektedir. Oysa onu kendileriyle diyalog yapmamakla suçlayanlar, onun aleyhine söylemedik bir şey bırakmamaktadırlar. Başlı başına bu durum dahi onların diyaloga hazır olmadıklarının açık bir göstergesi sayılabilir. Çünkü müslümanların, karşılıklı konuşup dertleşme safhasından önce, birbirlerinin aleyhine konuşmama erdemini gösterebilmeleri gerekir. İşte diyalogun ilk safhası budur. Şimdi bunu kimin yaptığı, kimin yapmadığı daha rahat anlaşılabilir. Diyalog konusunda farklı bir içtihada sahip olma makul ve mazurdur. Çünkü her iki görüşte nihayet bir metot içtihadıdır ve hiçbir içtihat sahibi diğerini dalalette göremez. Buna rağmen farklı düşünme tarafların birbirlerine karşı, düşmanlığına ve tezyife dönüşüyorsa, orada cehalet ya da gizli emellere alet olma da söz konusu olabilir. Samimi müslümanlar bir takım endişelerinden ötürü diyaloga karşı olabilirler, bu da bir içtihattır. Ama hiçbir içtihat sahibi diğer içtihat sahibini dalalet ve ihanetle suçlayamaz. İçtihadî bir konuda diğer tarafı bu kabil iddialarla suçlayanın en az bu noktada hatalı olduğu kesindir. Kaldı ki, meseleyi Fethullah Gülen eksenli düşünmek de bazı insanların hatalı davranmalarına sebep olabilmektedir. Çünkü bir kişiye ya da bir cemaate her nasılsa karşı olmak, o kişiden ve o cemaatten sadır olacak her fikri peşinen reddetme gibi bir sonuç doğurabilir. Mesele sadece Türkiye´de tartışılan bir mesele de değildir. Bütün İslam aleminde tartışılmaktadır ve izleyebildiğim adarıyla, hiçbir ülkenin müslümanları tarafından diyalog Türkiye´de gördüğü tepkiyi görmemektedir. Bu durum, bizim insanımızın İslam´ı daha iyi bildiğinden kaynaklanmış olamaz. İslam dünyasının en büyüklerinden olan Karadawî başta olmak üzere, konu üzerinde duran bütün İslam alimleri diyalogun gereğinden söz etmektedirler. Bu da ayrıca üzerinde düşünülecek bir husustur. Bu sebeple Türkiyeli müslümanlar da, eğer Fethullah Gülen´e karşı bir tavırları varsa, meseleyi bu hoca efendiden bağımsız olarak düşünme soğukkanlılığını göstermeli ve böyle önemli bir konuyu birkaç ideolojik slogan üzerinden tartışmamalıdırlar. Bu insanlar da, en azından yukarıda sözünü ettiğimiz ayeti kerimelerin ve benzerlerinin ne anlama geldiğini düşünmelidirler. Faruk Beşer Karadawînin görüşleri için bkz. http://www.qaradawi.net/site/topics/article.asp?cu_no=2&item_no=3718&version=1&template_id=230&parent_id=17
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

    bu konuya yorum ekle

    lütfen yorum yazarken form kurallarını dikkate alalım

    arrow

    • *
    • *
    • *

    lütfen * ile belirtilen alanları boş bırakmayın

    • Tamamı Büyük harflerden oluşan yorumlar yayınlanmaz.
    • Bu konuya beş dakika içerisinde sadece bir adet yorum yazabilirsiniz.
    • T.C. yasalarına aykırı, hakaret içeren yorumlar yayınlanmayacaktır.
    • Yorumlarla ilgili hukuki yaptırımlardan Faruk Beşer sorumlu tutulamaz.
    • Konu dışı farklı soruların yöneltildiği yorumlar yayınlanmaz.
    • Çok fazla dil bilgisi hatası içeren yorumlar yayınlanmaz.
    • HTML kodu girenlerin yorumları yayınlanmaz ip'leri banlanır